Mutlak Butlan - Önsöz
'Mutlak Butlan - Yüzleşme' adlı kitabımın, gazeteci yazar Veli Özdemir tarafından yazılan önsözü.

Kurultay…
Bugün siyasal hayatımızda sıkça kullandığımız bu sözcük, dilimize Moğolcadan geçmiş eski bir devlet geleneğinin adıdır.
Tarihte kurultay; hükümdarın, komutanların ve devletin ileri gelenlerinin bir araya gelerek devletin geleceğine ilişkin kararlar aldığı en yüksek meclisti. Yani kurultay, sıradan bir toplantı değildi. Devlet iradesinin tecelli ettiği en üst karar organıydı.

Cumhuriyet döneminde bu sözcüğü siyasal hayata kazandıran kişi ise Gazi Mustafa Kemal Atatürk oldu. Atatürk, Cumhuriyet Halk Partisi'nin en yüksek karar organını ‘Kurultay’ olarak adlandırırken, eski bir Türk geleneğini canlandırmanın yanı sıra bir ilkeyi de ortaya koyuyordu: En yüksek iradenin oluştuğu yerde meşruiyet tartışma konusu olmamalıydı. Çünkü kurultay, delegelerin özgür iradesinin hiçbir baskı altında kalmadan ortaya çıktığı yer olmalıydı.
Bugün bazı siyasi partiler bu toplantılara ‘Büyük Kongre’, bazıları ‘Genel Kurul’ adını veriyor. İsimler değişebilir, ancak değişmeyen ilke aynıdır. Bir siyasi partinin en yüksek karar organı, hangi adla anılırsa anılsın, üyelerinin ve delegelerinin özgür iradesini yansıttığı ölçüde anlam kazanır. O iradeye gölge düşüren her tartışma, seçim sonuçlarına duyulan güveni sarsmakla kalmaz, kurumun meşruiyetini de tartışmalı hâle getirir.
Bu nedenle kurultaylar, büyük kongreler ya da genel kurullar, siyasi partilerin vicdanıdır. Bu salonlarda alınan kararların, kişisel hesaplardan, baskılardan ve her türlü şaibeden uzak olması beklenir. Demokrasi, en güçlü sınavını tam da burada verir.
İşte bu yüzden, yaklaşık kırk yılı aşkın gazetecilik yaşamım boyunca izlediğim onlarca kurultay ve büyük kongre arasında, Cumhuriyet Halk Partisi'nin 38. Olağan Kurultayı sonrasında yaşananların benzerine rastlamadım. Bu kitabın çıkış noktası da tam olarak budur.
Gazeteciliğe 1981 yılında başladım. 1983'te siyasi partilerin yeniden kurulmasının ardından ise gazeteci olarak Türkiye'deki hemen hemen bütün siyasi partilerin kurultaylarını, büyük kongrelerini ve genel kurullarını izledim. İktidar partilerinin de muhalefet partilerinin de en kritik yarışlarına tanıklık ettim. Sert rekabetler gördüm. Kıran kırana geçen seçimleri izledim. Delegelerin son dakikada saf değiştirdiği kongrelere de tanık oldum, beklenmedik sonuçlarla tamamlanan kurultaylara da…
Ama bütün bu yıllar boyunca, Cumhuriyet Halk Partisi'nin 38. Olağan Kurultayı sonrasında yaşanan ölçüde bir kurultayın, aylar hatta yıllar sonra yargı salonlarına taşındığına tanık olmadım.
Elbette her siyasi partide tartışmalar olmuştur. İtirazlar yükselmiştir. Sonuçlardan memnun olmayanlar çıkmıştır. Ancak siyasi rekabet ile hukuki şaibe iddiası birbirinden farklı kavramlardır. Bu ayrımı doğru yapmak hem siyaset hem de demokrasi açısından zorunludur.
Bunun en çarpıcı örneklerinden biri ANAP Kongresi'ydi.
Anavatan Partisi'nin (ANAP) 15 Haziran 1991'de gerçekleştirilen 3. Olağan Kongresi, Yıldırım Akbulut ile Mesut Yılmaz arasında geçen tarihi bir genel başkanlık yarışına sahne oldu.
Dönemin Başbakanı ve ANAP Genel Başkanı Yıldırım Akbulut, devletin bütün imkânlarını elinde bulundurmasına rağmen kongreyi kaybetti. Üstelik kaybettiği kişi de bir başbakan ya da devlet gücünü elinde bulunduran biri değil, Milletvekili Mesut Yılmaz'dı. Seçimin ardından hem genel başkanlık görevinden hem de başbakanlıktan ayrıldı.
Bugün geriye dönüp bakıldığında, kongre delegelerini etkilemek amacıyla devlet imkânlarının kullanıldığına, delegelerin iradesine gölge düşürecek uygulamaların yaşandığına ilişkin ciddi bir iddia gündeme gelmedi. Oysa isterse, devletin sağladığı gücü kullanarak kongreyi kazanmayı deneyebilirdi. Belki de kazanırdı. Ama bunu yapmadı.
Türk siyasi tarihine, ‘kongreyi kaybeden başbakan’ olarak geçti.
Demokrasi bazen kazanmayı değil, kaybetmeyi de kabullenebilme erdemidir.

Cumhuriyet Halk Partisi'nin geçmişinde de son derece sert kurultay mücadeleleri yaşandı.
İsmet İnönü ile Bülent Ecevit arasında yaşanan tarihi hesaplaşma…
1972 yılında yapılan 5. Olağanüstü Kurultay'da Divan Başkanı Sırrı Atalay'dı. Kurultayın en kritik anlarında dahi divan makamının tarafsızlığı tartışma konusu olmadı. Divan, yarışın tarafı değil, hakemi olmayı tercih etti.

Cumhuriyet Halk Partisi'nin hafızasında iz bırakan kurultaylardan biri de Deniz Baykal ile Mustafa Sarıgül arasında yaşanan olağanüstü kurultaydı.
Salonun tansiyonu yüksekti. Sözler sertti. İthamlar ağırdı.
Baykal, devletin resmi makamlarınca dönemin Şişli Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül hakkında ortaya konulan yolsuzluk iddialarına dikkat çekerek, bunların siyaset kurumunca cevaplandırılması gerektiğini savundu. "Yolsuzlukla mücadele mahkeme kararıyla başlamaz; ciddi bir iddia varsa siyasetçinin görevi buna cevap vermektir." diyordu.
Ardından salona damga vuran şu sözleri söyledi:
"CHP Genel Başkanı olacak kişi CHP'yi satmamış, o kara günlerin acısını yaşamış, CHP'yi satın almaya kalkmamış biri olacak. CHP'ye kara para hükümdar olmayacak."
Bu sözler, kurultayın en çok hatırlanan cümleleri olarak Türk siyasal hayatındaki yerini aldı.
O gün salonda çok ağır suçlamalar dile getirildi. Çok sert siyasi hesaplaşmalar yaşandı. Ancak bütün bu tartışmalara rağmen kurultayın meşruiyeti yıllar sonra mahkeme salonlarında sorgulanmadı. Delegelerin iradesi tartışmanın merkezine oturtulmadı.
İşte bugün yaşanan süreci, Cumhuriyet Halk Partisi'nin geçmişindeki bütün kurultaylardan ayıran temel fark da budur.
Çünkü siyasi partiler, üyelerinin ve delegelerinin özgür iradesiyle ayakta kalabilir. O irade tartışmalı hâle geldiğinde, bundan zarar gören başta bir genel başkan ya da bir yönetim değil, partinin kurumsal itibarıdır.

Kemal Kılıçdaroğlu'nun genel başkanlığı döneminde yapılan birden fazla olağan ve olağanüstü kurultayın içinde hem gazeteci hem Parti Meclisi üyesi hem başdanışman hem de kurultay delegesi olarak yer aldım.
O süreçlerde Ankara'ya gelen çok sayıda kurultay delegesinin Genel Başkan Kemal Kılıçdaroğlu ile bir nezaket görüşmesi yapabilmesi için defalarca randevu talebinde bulundum.
Her defasında aldığım cevap değişmedi:
"Şimdi görüşürsem, delegelere baskı yapıyor derler."
Bu söz, aradan yıllar geçmesine rağmen hafızamdaki yerini koruyor.
Çünkü bazen bir siyasetçiyi anlatan en güçlü tanıklık, yaptığı değil, yapmamayı tercih ettiği davranışlardır.
Yıllar boyunca çeşitli üniversitelerde verdiğim derslerde, konferanslarda ve gazetecilik eğitimlerinde genç meslektaşlarıma hep aynı ilkeyi anlattım.
Bir matematikçi, aritmetik cetvelinin karşısında ne ise; gazeteci de olayların karşısında odur.
Ne bir rakamı eksiltme hakkına sahiptir ne de fazlasını yazma.
Gazetecilik ahlâkı tam da burada başlar.
Gazetecilik; taraf olmak değil, gerçeğin tarafında durmaktır.
Şüphe, gazeteciliğin en önemli aracıdır. Ancak şüphe, belgeyle desteklenmediği sürece hükme dönüşemez. Gazeteci kuşkulanır, araştırır, sorgular. Fakat hükmünü peşinen vermez. Çünkü gazeteciliğin temel malzemesi kanaat değil, olgudur; yorum değil, belgedir.

Washington Post'un efsanevi sahiplerinden Eugene Meyer'in yıllar önce söylediği bir söz, bugün de gazeteciliğin evrensel ilkeleri arasında yerini koruyor:
"Gazetenin görevi sahibine değil, okuruna ve kamuoyunadır. Gerçeğin peşinde gerektiğinde servetinden bile fedakârlık yapabilmelidir."
Aradan onca yıl geçti.
Bugün ise ister istemez şu soruyu sormak gerekiyor:
Gazete sahibi ile gazete arasında...
Gazete ile gazeteci arasında...
Hâlâ gerekli mesafe korunabiliyor mu?
Mutlak butlan süreci boyunca bu sorunun cevabını düşündüren çok sayıda örnek yaşandı.
Henüz yargı süreci tamamlanmadan kesin hükümler kuruldu. İddialar, çoğu zaman olguların önüne geçti. Özellikle Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu hakkında, belgeyle desteklenmeyen ağır ithamlar, kişisel hakaretler ve ailesini de hedef alan saldırılar kamuoyuna gerçekmiş gibi sunuldu. Gazetecilik, bazı örneklerde araştırma ve sorgulama görevini yerine getirmek yerine, peşin hükümlerin taşıyıcısı hâline geldi.
Elbette bunun siyasi, ekonomik ve medya düzenine ilişkin birçok nedeni üzerinde durulabilir. Ancak nedeni ne olursa olsun, gazetecilik açısından değişmeyen bir ilke vardır:
Gazetecinin görevi mahkeme kurmak değildir.
Gazeteci hüküm vermez.
Gazeteci belgeyi ortaya koyar.
Kararı kamuoyuna, tarihe ve hukuka bırakır.
Bu nedenle elinizdeki kitap, bir siyasi süreci anlatmıyor. Belge ile iddia arasındaki farkı yeniden hatırlatıyor.

Bu satırları kaleme aldığım gün, 13 Temmuz'da, Manisa Milletvekili Özgür Özel'in sözcüsü tarafından yeni bir hukuki başvuru yapılacağı açıklandı. İlginç olan ise şudur.
Düne kadar ‘kayyım istemiyoruz’ diyenler, bugün Sulh Hukuk Mahkemesi'nden çağrı heyeti atanmasını talep ediyor.
Düne kadar mahkeme müdahalesine karşı çıkanlar, bugün aynı hukuki mekanizmaya başvuruyor.
Siyasette fikir değişebilir.
Tutum değişebilir.
Ancak tarihin en dikkat ettiği şeylerden biri, insanların söyledikleriyle daha sonra yaptıkları arasındaki mesafedir.
İşte Bülent Gürsoy'un çalışması tam da bu noktada önem kazanıyor.
O, sloganların peşinden gitmiyor. Kişileri yargılamıyor. Taraflar adına hüküm vermiyor. Belgelerin konuşmasına imkân tanıyor.
Bu kitap, delegelerin iradesinin nasıl tartışmalı hâle geldiğini, mahkeme dosyalarına hangi bilgi ve belgelerin girdiğini, iddiaların hangi dayanaklara oturduğunu okuyucunun değerlendirmesine sunuyor.
Bülent Gürsoy gazetecilik mesleğinden gelmiyor. Ancak her belge kitabının yazarı gazeteci olmak zorunda değildir. Araştırmanın değeri, yazarın mesleğinden çok kullandığı yöntemde gizlidir. Bu çalışmada da belirleyici olan budur.
Gürsoy, peşin hükümler kurmuyor. Sabırla belge topluyor. Kaynakları karşılaştırıyor. Olayları sorguluyor. Farklı iddiaları yan yana koyuyor. Son sözü ise kendisi söylemiyor; hükmü okuyucuya bırakıyor.
Araştırmacı gazeteciliğin temel ilkesi de tam olarak budur. Belgeyi öne çıkarmak, yorumu okurun vicdanına bırakmak.

Efsanevi Washington Post Genel Yayın Yönetmeni Benjamin Bradlee'nin yıllar önce söylediği şu söz bu nedenle hâlâ güncelliğini koruyor:
"Gazetecilik, tarihin ilk taslağıdır."
Belgeler ise o taslağın kalıcı hafızasını oluşturur.
Elinizdeki kitap, günlük siyasi tartışmaların ötesine geçerek, Cumhuriyet Halk Partisi'nin en çok tartışılan kurultaylarından birine ilişkin belge temelli bir kayıt oluşturma çabasını yansıtıyor. Bu yönüyle yalnızca bugünün tartışmalarına değil, yarının tarih çalışmalarına da kaynaklık edebilecek nitelikte bir eser olma iddiası taşıyor.
Cumhuriyet Halk Partisi, yüz yılı aşan tarihi boyunca Türkiye'nin en köklü siyasal kurumlarından biri olmuştur. Bu uzun tarih içinde çok sayıda ayrışma, sert rekabet ve liderlik mücadelesi yaşanmıştır. Buna rağmen siyasal meşruiyetini kurultaylardan, örgüt iradesinden ve demokratik yarıştan alma iddiasını korumuştur.
Bugün yaşanan tartışmalar da kişilerin ötesinde, bu tarihsel birikim içinde değerlendirilmelidir.

Şair Özdemir Asaf'ın unutulmaz dizeleri vardır:
"Bütün renkler hızla kirleniyordu, birinciliği beyaza verdiler."
Siyaset zaman zaman kirlenebilir.
İnsanlar hata yapabilir.
Dönemler tartışmalı olabilir.
Ancak kurumların gerçek gücü, kendilerini yeniden arındırabilme iradesinden gelir.
Bu kitabı okurken kişileri değil, belgeleri takip edin.
Kanaatinizi başkalarının yorumlarıyla değil, kendi vicdanınızla oluşturun.
Çünkü günü kurtaran polemikler unutulur.
Belgeler kalır.
Ve sonunda hükmü tarih verir.
Veli Özdemir
Gazeteci-Yazar



Yorumlar