Sağ Siyasi Damarlar ve Doğu Sorunu (2) Déjà vu Hissi
- Bülent Gürsoy
- 2 Ağu 2021
- 16 dakikada okunur
Bir önceki yazımda, bu yazı dizisinin; neleri içerdiğini, kaynaklarını, genel tanımlarını yaparak ve konunun kavramsal ve tarihsel/siyasal arka planını aktararak, “1945-1980 yılları arasında Türk Sağı’nın Merkez Sağ’a göre daha uçta kalan ve doktriner akımları olan Uç Sağ’ın Kürt meselesine bakışının incelenmesi hedeflenmektedir.” ifadesini kullanmış ve ”İlerleyen bölümlerde tanımlayacağımız kategorilerin başlıkları: Seküler Türkçü-Turancılar, Anaakım Milliyetçiler, Anaakım İslâmcılar ve Radikal İslâmcılar’dır.” diye belirtmiştim.
“Sağ Siyasi Damarlar ve Doğu Sorunu (1)” başlıklı yazımı bu bağlantıdan okuyabilirsiniz.
Bu yazımda; güvenlik, kimlik ve kalkınma kavramları çerçevesinde söz konusu kategorilerin incelemesine başlıyoruz.

Seküler Milliyetçiler ve Kürtler
Bu bölümde, Soğuk Savaş sürecinde uç sağın dört kategorisinden ilkini temsil eden Seküler Türkçü-Turancılar’ın Kürt meselesini nasıl ele aldığı incelenecektir. Nihal Atsız’ın öncülüğünü yaptığı Seküler Türkçü-Turancılar, 1930’ların ortalarında ortaya çıkmış ve 1970’lerin başına kadar devam etmiş ırk merkezli, İslâm’a mesafeli ve seküler yapıda olup Turancılığı savunmuşlardır. Soğuk Savaş sürecinde, Orkun ve Ötüken dergileriyle genel olarak çizgilerini ifade etmişlerdir. Bu kesimin 1930’lar ve 1940’larda popüler olduğu ancak çok partili hayata geçiş sonrasında milliyetçiliğin İslâm’la haşır neşir olmasıyla gözden düştüğü söylenebilir. Özellikle 1960’larda Anaakım Milliyetçiler’in İslâm’la irtibatlanmasına karşı çıkmış ancak başarılı olamamışlardır. Nihal Atsız, İslâm’la Türklüğü ele aldığı yazısında “Türklerin Müslümanlık sayesinde değil, Müslümanlığın Türkler sayesinde yükseldiğini ve yaşadığını" öne sürmüştür. Kendileri için önemli olanın da Endülüs’ün değil Kazan’ın, Kırım’ın, Türkistan’ın ve Azerbaycan’ın kaybının olduğunu iddia etmiştir. Sonrasında da İslâmiyet’i koruyan, yaşatan ve yüceltenin sadece Türkler olduğunu belirtmiştir. Bu meyanda İslâm birliğinin bir “kuruntu” olduğunu, önemli olanın Türklerin birliği yani Turan olduğunu öne sürmüştür. Dolayısıyla Seküler Türkçü-Turancılar, CKMP/MHP’nin Türk-İslâm Sentezi’ni benimsemesine karşı çıkmışlar ancak başarılı olamamışlardır.
Bu çalışmada Seküler Türkçü-Turancılar, Uç sağ'ın bir kategorisi olarak ele alınmakla birlikte onlar kendilerini ne Sağ ne de Seküler Türkçü-Turancı şeklinde tanımladığı kaydedilmelidir.
Bu kesimde özellikle Atsız ve Nejdet Sançar sağ kavramını tartışmışlardır. Sançar, sağ kavramını reddetmiş zira sağ içinde Türkçülüğe düşman siyasi ümmetçilerin ve Nurcuların yer aldığını belirtmiş ve bu gerekçeyle sağ kavramı yerine Türkçülüğü kullandığını söylemiştir.
Sançar’ın yanı sıra Atsız da Türkiye’de sağ-sol ayrımının yanlış kıstaslar çerçevesinde yapıldığını ve bu sebeple de siyasi ümmetçilerle milliyetçilerin sağcı kabul edildiğini belirtmiştir. Bu çerçevede dinciler veya siyasi ümmetçilerin Türkçülüğü geri plana itmesinden ve İslâm beynelmilelliğini savunmasından dolayı onların milliyetçiliğe karşı olduğunu söylemiştir. Solun beynelmilelliği, sağın ise milliyetçiliği savunduğu düşünüldüğünde, Türkiye’de Türkçülerin sağcı, solcuların ve siyasi ümmetçilerin ise solcu olduğunu ifade etmektedir.
Seküler Türkçü-Turancılar, Kürt meselesine genel olarak güvenlik çerçevesinde yaklaşmış, Kürtlerin kimliğini negatif bir şekilde tanımış ve kalkınma meselesiyle ise pek ilgilenmemişlerdir.
Bu bölümde Seküler Türkçü-Turancılar’ın Soğuk Savaş sürecinde sırasıyla; güvenlik, kimlik ve kalkınma eksenleri üzerinden Kürt meselesini nasıl ele aldıkları tartışılacaktır.
1. GÜVENLİK: “TÜRKLERİN BEKASI”
Soğuk Savaş sürecinde Seküler Türkçü-Turancılar, genel olarak Kürt meselesini güvenlik ekseninde ele almış ve bu meselenin, Türklerin bekasını tehdit ettiğini öne sürmüşlerdir. Onlara göre Türkiye’de Kürt meselesinin oluşmasında, dış mihrakların/dış tehditlerin ve onların maşası iç dinamiklerin/iç tehditlerin rolü temel etkendir.
Seküler Türkçü-Turancılar’a göre devlet dış mihraklar ve iç dinamiklerin Kürt meselesine dair rolünü engellerse, başka bir ifadeyle Türkiye’nin güvenliğini sağlarsa, Kürt meselesi kendiliğinden çözülecektir.
Seküler Türkçü-Turancılar, güvenlik meselesini genel olarak dış ve iç tehdit olmak üzere ikiye ayırmaktadır. Dış tehdit, başta Rusya olmak üzere İngilizler ve Amerikalılardır. Ayrıca Molla Mustafa Barzani Rus dış tehdidinin Türkiye’deki emellerini gerçekleştiren “maşa” şeklinde ele alınır ve yurtdışındaki Kürtler de Kürt meselesi hususunda Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden unsurlar arasında sayılır.
1.1. Dış Tehditler: Ezeli Düşman Ruslar ve Rusların Maşası Barzani
Seküler Türkçü-Turancılar, Rusların Kürt meselesi üzerinden ülkeyi bölmeye ve yıkmaya çalıştığını iddia etmektedirler.
Seküler Türkçü-Turancılar, Rusları Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden ya da yeni dış mihrakı olarak işaretleyen ilk kesimlerdendir.
M. Fahrettin Kırzıoğlu “Moskofların ‘Kürtçülük’ Yaratma Gayreti” adlı yazısında, ilk olarak Kürtlerin Türk olduğunu açıklamış ve ilmî alanda bunun kanıtlandığını öne sürmüştür.
Kırzıoğlu’nun yanı sıra Nihal Atsız da “Kürtler ve Komünistler” başlıklı yazısıyla Kürt meselesinde Rus tehdidine dikkat çekmektedir. Bu yazıda Atsız; “Moskofçular”, “Kürtçüler” ve “Siyasî Ümmetçiler”i, “Bugün Türkiye’de Türklüğe ve dolayısıyla Türk bayrağına düşman üç zümre” şeklinde tasvir etmiştir. Ona göre, Kürtçüler başta Ruslar olmak üzere İngilizler ve Amerikalılar tarafından desteklenmektedir. Bu dış mihrakların amacı ise Doğu’daki petrol kaynakları üzerine oturan Kürtleri kendi güdümleri altına almaktır.

Nejdet Sançar da Türkiye’de Kürt meselesinde Rusya tehdidinin altını çizmektedir. Ötüken Dergisi'nin Eylül 1967 sayısı Kürt meselesine dikkat çekmek maksadıyla “Doğu Anadolu Meselesi mi? Kürdistan Devleti Davası mı?” kapağıyla çıkmıştır. Bu sayıda Sançar, Türkiye’de Kürtçülük meselesinin tarihine girmiş ve bu hareketin yeni bir hareket olmayıp “İmparatorluğun son zamanlarından beri şuurlu bir ihanet hareketi olarak sürüp gittiği”ni belirtmiştir. Ona göre Kürtçülük davası normalde sönümlenmiş ancak 1960 sonrasının boşluğunda komünistlerin körüklemesiyle tekrar filizlenmiştir. Bu Kürtçülük hareketinin amacı ise Doğuyu kalkındırmak değil “bağımsız bir Kürdistan davasıdır”.
Yine aynı sayıdaki “Doğu Anadolu ve Kızıllar” adlı yazısında Sançar, kızılların Doğu Anadolu’daki propaganda ve çalışmalarının o topraklarda yaşayan insanların Türk değil, Kürt oldukları temeline dayandığını öne sürmektedir:
“(…) [Bu hareket noktasından yürüyerek, yüzyıllardan beri, Kürtlerin vatanı olduklarını söyledikleri bu topraklarda, bir Kürt devleti kurulmasının tabii bir hak olduğunu telkin ve iddia etmektedirler. Bu suretle kurulacak Kürt devleti, müstakil (!) bir Sovyet Cumhuriyeti (!) olacak ve Moskova plânı da bu şekilde gerçekleşecektir!...”
Ancak ona göre, meselenin bu kadar büyümesindeki en büyük sebep, Türkiye’nin “millî ve milliyetçi bir maarife” sahip olmamasıdır. Sançar, çocukların yıllardan beri mekteplerde “millî ve milliyetçi bir terbiye” görmedikleri için fikirsiz ve ruhsuz kaldığını, bu çerçevede yabancı propagandalara karşı savunmasız halde olduklarını öne sürmektedir. Dolayısıyla Seküler Türkçü-Turancılar Türkiye’deki eğitimin millî olmamasından dolayı Doğu’da insanların komünizmle mücadele edemediğini düşünmektedir.
Seküler Türkçü-Turancılar Türkiye’deki Kürt meselesini Barzani’yle ilişkilendirmiş, sayfalarında bunu zaman zaman tartışmışlardır. Atsız, “Kızıl Kürtlerin Yaygarası” adlı yazısında, Türkiye’deki Kürtçülerin Barzani’yi kahraman ilan ettiğini ve ona silah kaçırdığını iddia etmiştir. Ayrıca Barzani’nin de eşkıya olduğunu öne sürmüş ve Kürtlerde eşkıyalığın yaygın olduğunu ifade etmiştir: Yörüklerden; Yörük Ali Efe, Demirci Efe, Çakırcalı Efe’nin çıktığını ve bunların Kurtuluş Savaşı’nda mücadele eden birer kahraman olduklarını ifade eden Atsız, Kürtlerden ise Koçero, Hamido, Hakimo, Tilki Selim gibi katil, hırsız eşkıyaların çıktığını öne sürmektedir.
Atsız yine o dönemde, “Bağımsız Kürt Devleti Propagandası” adlı yazısında,
“(…) Gaye ve karakter bakımından 1967’nin Molla Mustafa Barzani’si ile 1925’in Silvanlı Şeyh Said’i arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de bağımsız Kürdistan dâvası peşindedirler. Şeyh Said’i İngilizler kışkırtmıştı. Molla Barzani’yi Ruslar kışkırtıyor. Kürt bağımsızlığı, perdenin göstermelik tarafıdır. Perdenin arkasında yabancı devletlerin çıkarı vardır ve Kürtler maşadan başka bir şey değildir.” Demektedir.
Atsız’a göre Kürtler bağımsız olsalar bile var olamazlar çünkü “iptidai ve mazisiz” olduklarından dolayı medeni ve teşkilatlı Ermeniler karşısında yok olup gitmeye mahkûmdurlar.
Atsız, Türkleri ve Kürtleri kıyaslamış ve “özeleştiri” de vermiştir. Bu röportajdan öğrenilen en mühim hususun; Şafii, Şii ve Hıristiyan Kürtlerin birlikte mücadele ettiğini ancak; Şaman, Musevi ve Hristiyan Türkler şöyle dursun, “bizim yobaz”lar dediği Türklerin, Şii Türklerini bile reddettiğini belirtmektedir. Kısaca farklı din ve mezheplere mensup Kürtlerin aynı amaç çerçevesinde bir araya gelip mücadele ettiğini, Türklerin ise bunu yapamadığını ileri sürmektedir.
Atsız, Türkiye’deki Kürtçülerin gelişmesinde ise 27 Mayıs sonrası “aşırı hürriyet ve idarî gevşeklik”lerin etkili olduğunu söylemiştir.
Barzani, Seküler Türkçü-Turancılar tarafından Kerkük üzerinden de sık sık ele alınmıştır. Kerkük’ün Uç Sağ tarafından zaman zaman gündeme getirilmesinin üç sebebi olduğu söylenebilir:
İlki, Lozan anlaşması’yla Kerkük ve Musul’un Irak’a bırakılması ve orada yaşayan Türkmenlerdir.
İkinci gerekçe, 14-16 Temmuz 1959 tarihlerinde gerçekleşen ve milliyetçi sağın “Kerkük Katliamı” şeklinde ele aldığı olaylardır. Uç Sağ, özellikle milliyetçiler, katliamın yıl dönümünde konuya dair yazılar yayınlarlar.
Son olarak ise o dönemde Kerkük’ün Barzani’nin özerk yönetiminde kalma ihtimalidir.
Bu gerekçelerden dolayı Uç Sağ, zaman zaman Kerkük meselesini gündeme getirmiş, konuyu; Barzani, dış mihraklar ve Kürt meselesiyle ilişkilendirmiştir.
Kürtleri “iptidai” şeklinde niteleyen Atsız, yazının sonunda “Barzani adında bir Kürt eşkıyası”nın devlet kurmaya ve Kerkük Türklerine azınlık hakkı vermeye çalışmasını eleştirmektedir.
Atsız’ın da belirttiği üzere Irak Türklerinin Kürt yönetiminde azınlıkta kalması, milliyetçi sağ için önemli bir sorundur.
Derginin aynı sayısında Enver Yakuboğlu, “hayallerde maketi hazırlanmış olan Kürdistan Devleti”nin, geçinebilmek için Kerkük’teki petrollere ihtiyacının olduğunu öne sürmüştür”.
Dolayısıyla Seküler Türkçü-Turancılar, “Türkiye’nin en büyük dış tehdidi Ruslar”ın Barzani üzerinden Kerkük’ü de bahane ederek Türkiye’yi karıştırmak istediğini öne sürmekte, Kerkük’ün Barzani’nin yönetimine geçmesi halinde Rusların, oradaki Türkleri Türkiye’ye karşı bir tehdit unsuru olarak kullanacağı ve Irak’tan sonra ikinci hedefinin Türkiye olacağını iddia etmektedir.
Seküler Türkçü-Turancılar, Ruslar ve Barzani’nin yanı sıra yurtdışında yaşayan “Kürtçüler”i de Türkiye’nin güvenliğine yönelik dış tehdit olarak ele almışlardır. Sedat Okçular, “Kürtçülerin Yurtdışı Faaliyetleri” başlıklı yazısında Kürtçülerin yurtdışındaki “kesif faaliyet”lerini anlatmıştır.
Okçular’a göre, Kürtçülerin yurtdışındaki belli başlı merkezleri; “Moskova, Doğu Berlin, Münih, Paris, Viyana ve Cenevre”dir.
Okçular, yurtdışındaki Kürtçüleri ifşa ettikten sonra yazıyı, “Bu vatan, üzerinde yaşayan herkesin değil, Türklerindir. Tanrı Türkü Korusun!” şeklinde bitirmektedir.
1.2. İç Tehditler: TİP, Siyasi Ümmetçiler ve Said-i Kürdi
Seküler Türkçü-Turancılar bu iç tehditlerin genellikle dış tehditlerle birlikte hareket ettiğini, hatta onların “maşa”sı olduğunu öne sürmektedirler.
1.2.1. Kürtçü Partiler: YTP ve TİP
Seküler Türkçü-Turancılar, kimi siyasi partilerin Türkiye’de Kürt meselesini istismar ettiğini ve Kürt meselesi üzerinden prim yaptığını iddia etmişlerdir. Bunların başında YTP ve TİP gelmektedir. Esas olarak da TİP’i iç tehdit şeklinde kodlamaktadırlar. Bu parti, özellikle Doğu Mitingleri ile Kürt meselesi hususunda dikkatleri üstüne çekmiştir. Doğu Mitingleri’nin düzenlenmesinde, Seküler Türkçü-Turancılar tetikleyici rol oynamıştır. Nihal Atsız’ın Ötüken’deki “Konuşmalar-1” adlı yazısı Doğu Mitinglerini tetiklemiş ve dinamik tutmuştur. Baskın Oran, Atsız’ın bu yazısının Doğu Mitingleri’nin düzenlenmesinin ana gerekçesi olduğunu öne sürmektedir.
Bu yazıda Atsız, Kürtlere, devlet kurmak istiyorlarsa gidebileceklerini hatta Birleşmiş Milletler’e yurtluk için başvuruda bulunabileceklerini söylemiş ancak Türkiye’de devlet kurmak isterlerse onlara Ermenilerin akıbetini göstermiştir:
“Evet Kürt kalmakta direnip dört beş bin kelimelik o iptidaî dilleriyle; konuşmak, yayın yapmak, devlet kurmak istiyorlarsa gidebilirler. Biz bu toprakları oluk gibi kan dökerek; Gürcüler’in, Ermeniler’in, Rumlar’ın kökünü kazıyarak aldık. Yine oluk gibi kan dökerek, Haçlılar’ın savaşçı şovalyelerine karşı savunduk. Kürtler 1839’a kadar askerlik bile yapmadılar. Viyana’dan Yemen’e kadar her yerde, Türk ırkının kanı sebil gibi akarken onlar yaşadıkları dağlarda ve köylerde keçilerini güttüler ve fırsat buldukça hırsızlık ve yağmacılık ederek yaşadılar. İran’la yaptığımız savaşlara yardımcı diye geldikleri zaman da daima, fırsat kolladılar ve Türk ordusunun yenildiği çarpışmalarda, bu sefer İran’la birleşip onu vurmaktan geri durmadılar. Birinci Dünya Savaşında, bize topyekûn ihanet eden Ermeniler yerleşik Türk ırkını vahşi bir kıyımla bitirmeseydi ve dağlarda, sarp köylerde yaşayan Kürtler bu kırımdan kurtulmuş olmasaydı, bugün çoğunlukta oldukları illerde de azınlık olarak kalmaya devam edeceklerdi. Fakat yüzde yüz çoğunlukta olsalar bile, Türkiye’nin herhangi bir bölgesinde devlet kurma hayalleri hayal olarak kalacaktır. Yunanların Bizans, Ermenilerin Büyük Ermenistan hayalleri gibi… Onun için Türk milletinin başını belâya sokmadan, kendileri de yok olup gitsinler. Nereye mi? Gözleri nereyi görüyor, canları nereyi çekiyorsa oraya gitsinler. İran’a ve Pakistan’a, Hindistan’a ve Barzani’ye gitsinler. Birleşmiş Milletler’e başvurup Afrika’da yurtluk istesinler, Türk ırkının aşırı sabırlı olduğunu, fakat ayranı kabardığı zaman kağan arslan gibi önünde durulmadığını, ırkdaşları Ermeniler’e sorarak öğrensinler de akılları başlarına gelsin.”
Atsız’ın bu sözleri mitinglerde okunmuş ve tepki çekmiştir. Ayrıca Meclis’te de gündeme gelmiş ve hatta dava açılmış, Atsız ile Ötüken Dergisi yargılanmıştır. Yargılanma sonucu Atsız ve Ötüken Dergisi'nin Yazı İşleri Müdürü Mustafa Kayabek 15 aya mahkûm edilecektir. Atsız 1973-1974 arasında iki buçuk ay hapis yatar, sonrasında da dönemin Cumhurbaşkanı Fahri Korutürk tarafından affedilir.
Atsız’ın bu yazısına karşı İsmail Beşikçi’nin aktardığı üzere, 19 “Doğulu Yüksek Tahsil Derneği”, “Kim Kimi Kovuyor: Hodri Meydan” adlı bir bildiri yayınlamış ve şunları söylemişlerdir:
“Kim kimi yok ediyor? Kim kimin başını belaya sokuyor? Tarihin eski çağlarından beri bu topraklar üzerinde yaşayanları, bu topraklarda kovacak ne bir kuvvet olmuş ne de olacaktır. Asıl kovulacak olanlar halkları birbirine düşürmek emelinde olan hayalperestlerdir. Doğulu gençler olarak Kürt davasını kurt kurnazlığı ile Türkiye’nin Doğu illeri davası halinde ileri sürmek niyetinde değiliz. Doğu’nun geri kalma nedenleri arasında ekonomik sömürünün devamı için, vatandaşlar arasında, mevcut; ırk, dil, din ve mezhep farklarını istismar ederek, onları düşman kamplara bölmek isteyen zihniyetin karşısındayız. Manevi sömürünün politik alandaki yansıması; faşizmi, ırkçılığı ve ümmetçiliği nefretle karşılıyoruz. Türkiye’de Anayasa çerçevesinde beraberliği ve kardeşliği tesis etmek şiarımızdır.”
Bu bildiriye Atsız, Ötüken’de “Kızıl Kürtlerin Yaygarası” adlı yazıyla cevap vermiştir. Bu cevapta Atsız, bir önceki yazısını savunmuş ve o yazının “Türkiye’yi bölmek, Doğu illerimize bağımsız kürdistan kurmak isteyen vatan hainlerine karşı” kaleme alındığını belirtmiştir. “Sözde” 19 dernek tarafından imzalanan bildiri için, “Aslında üç beş kızıl Kürd’ün ahmak ve iptidai kafasından çıktığı” ifadesini kullanmış ve cevaben, “Ya Türklük içinde erir, Türklüğü kabul edersiniz…” dedikten sonra da Şeyh Said’i onlara emsal göstererek tehdit etmiştir: “Ağa babanız Şeyh Said 1924’te din perdesi altında, bağımsız Kürdistan hayaliyle ayaklanmış ve İngilizler’den yardım görmüştü. Sonu malum. İsterseniz siz de Moskoflar’dan yardım alarak bir deneme yapar, sonuçlarına katlanırsınız.” Atsız, yazısını şu sözlerle bitirmiştir: “Türkiye’yi parçalamaya kalkıştığınız gün nereye gönderileceğinizi göreceksiniz. Yeter ki o gün gelsin.” İfadelerini kullanmıştır.
İşte Atsız’ın bu yazıları, Doğu Mitingleri’nde sıkça tartışılmıştır. Bu mitingler, aynı zamanda, Kürt aktivizminin de zirvesi olmuştur.

Beşikçi, mitingler sırasında Batı Anadolu’daki yurttaşların zihninde, “Ne oluyoruz? Doğu’da halkı isyana teşvik ediyorlar” kanısı oluştuğunu söylemektedir.
Siyaset bilimci Barış Ünlü’nün aktardığına göre, Dönemin Başbakanı Süleyman Demirel, mitinglerden 20 yıl sonra verdiği söyleşide şunları söylemiştir: “Yalnız bu Doğu Mitingleri’ni izah edemezsiniz. Kimse izah edemez. Doğu Mitingleri çok büyük sıkıntılar çıkarmıştır Türkiye’nin başına.”
Bu mitingler Meclis’te de gündeme gelmiş, dönemin AP’li İçişleri Bakanı Faruk Sükan, “…her zerresinde Türklük kokan ve millî tarihte büyük hissesi bulunan doğulu masum Türk vatandaşlarına ırk ayrımını telkin suretiyle, siyasi istismar vasıtasıyla anarşi yaratmak maksadıyla” Doğu Mitingleri’ni TİP’in düzenlediğini ifade etmiştir.
Uç Sağ yayınlarında da bu mitingler üzerine yazılar yayınlamış, hatta karşıt olarak “Şahlanış Mitingleri” düzenlemiştir.
Seküler Türkçü-Turancılar’ın bu sözleri Anaakım Milliyetçiler’in temsilcisi CKMP’ye ve Türkeş’e mal edilmiş ve Atsız’ın bu sözleri üzerinden onlar eleştirilmiştir. Bunun üzerine Seküler Türkçü-Turancılar, Ötüken’in Haziran 1967’deki sayısına şöyle bir not düşmüşlerdir:
“Bir açıklama: Ötüken’de çıkan yazıların fikri sorumluluğu sahiplerine ve nihayet dergimize aittir. Bu yazıların, siyasi olan veya olmayan hiçbir teşekkül ve müessese ile ilgisi yoktur. Bu hususu dost olana da olmayana da bildiririz.”
Nihal Atsız yazdıklarıyla tetiklediği Doğu Mitingleri için, “Doğu Mitinglerinde Perde Arkası” adlı yazısında, mitinglerin amacından saptığını ve Doğu’nun geri kalmasının, hükümetlerin ihmalinden doğacağı gibi, halktan da kaynaklanabileceğini ileri sürmüştür.
Atsız, “hükümet Doğu’yu ihmal ediyor” diyenlerin Doğunun halkı olmadığını, her pürüzü, her imkânsızlığı sömürenin TİP mensupları olduğunu iddia etmektedir. Mitinglerde konuşanların; Kemal Burkay, Tarık Ziya Ekinci, Mehmet Ali Aslan gibi TİP’liler olduğunu ve konuşmalarında Kürtçe şiirler söyleyip, “Kürt kardeşlerim” diye hitap ettiklerini ifade etmiştir. Ayrıca Atsız, yazısında parantez açmış ve “yurtsever ve insaniyetçi TİP’lilere, niçin siyasi sınırlarımız dışında ezilen milyonlarca Türk’ün hukukunu korumadıklarını ve haklarını savunmadıklarını” sormuştur. TİP’i, sosyalizm maskesi altında komünizmi savunmakla suçlayan Atsız, mitinglerde dinleyicilere Kürtçe hitap edilmesinin, Kürtçe şarkılar söylenmesinin ve “kalkınma” düşüncesiyle hiçbir ilgisi olmayan fikirlerin öne sürülmesinin insanda büyük tereddüt uyandırdığını ifade etmektedir.
1.2.2. Gayri Millî İslâmcılar: “Siyasi Ümmetçiler”
Seküler Türkçü-Turancılar, İslâmcıları “siyasî ümmetçi” olarak kodlamış ve onları “gayri millî olmakla, Arap ideolojisinin uşağı ve Kürt meselesinde Türkiye’nin altını oymakla” suçlamışlardır. Dolayısıyla Seküler Türkçü-Turancılar’ın İslâmcıları Kürt meselesi hususunda “iç tehdit” olarak ele aldığını belirtebiliriz.
Nihal Atsız, “Sağcı kimdir?” başlıklı yazısında siyasi ümmetçiliği, Türklüğü ikinci plana itmek veya var saymamakla suçlamakta ve milliyetçilik düşmanı şeklinde kodlamaktadır.
Seküler Türkçü-Turancılar zaman zaman “siyasî ümmetçiler”i doğrudan Kürt meselesinin müsebbipleri arasında da göstermiştir:
Ötüken’deki “Kürtçülük” başlıklı yazıda Türkiye’de Kürtçülük hareketinin oluşmasında dış mihrakların maşası yerli komünistler ve “geçimlerini din ticaretinde bulan sahte yobazlar” sorumlu gösterilmiştir. Birincilerin Ruslardan aldıkları parayla Rus votkası içtikleri ve kurulması planlanan Kürdistan’da yüksek idareci olma hayali kurdukları dile getirilmiştir. “Sahte yobazlar” ya da “İslâmcılar” ise şu şekilde ele alınmaktadır:
“(…) Komünizme düşman oldukları halde, gazetelerini, dergilerini veya kitaplarını bol bol satıp kazanma gayretiyle, kendilerinin de inanmalarına imkân olmayan sahte bir “Müslüman kardeşliği!” şeklinde aynı kıtırı geveliyorlar. Ve utanma denilen insanlık duygusunu ayaklar altına alarak, Kürtçülük denen şeyin bir uydurma, bir efsane olduğunu dahi söylüyorlar.”
1.2.3. “Kürtçü” Said Kürdi
Seküler Türkçü-Turancılar, Said-i Nursi’yi “Said-i Kürdi” şeklinde ele almakta ve Kürt meselesi hususunda “iç tehdit” olarak kodlamaktadırlar. Nihal Atsız 16 Mart 1964 tarihli “Nurculuk Denen Sayıklama” adlı yazısında, öncelikle Nurculuğu Said-i Nursi adında “cahil bir Kürdün” peşine takılmış bir “gafil sürüsü” şeklinde tanımlamış ve bu “gafil sürüsünün Said-i Nursi’nin cahil Kürt Türkçesiyle yazdığı risaleleri, atom fiziği veya Einstein nazariyesi okur gibi toplanıp okuduğu”nu belirtmiştir. Atsız, Said-i Nursi’yi Kürt milliyetçisi şeklinde tanımlamakta ve Moskofçuların Türk milletini yıkmak için ortaya sosyal adalet ilkesini attığı gibi Said-i Nursi’nin de Müslümanlık ve kardeşlik fikrini öne sürdüğünü ifade etmektedir. Dolayısıyla onu Kürtçülük davasını açıkça savunamayacağı için “Müslümanlık ya da Nurculuk adı altında Kürtçülük yapmak”la suçlamaktadır.
Atsız, Nursi’nin talebelerine “evlenmeyi ve çocuk yapmayı yasak ettiği”ni zira çocuk sahibi olurlarsa o çocukların kötü ve dinsiz olma ihtimali olduğunu söylediğini aktarmış ve Nursi’nin bu öğüdündeki amacını ise şu sözlerle açıklamıştır:
“Tabii, dağdaki Kürd’ün bu büyük ve ilahi (!) buyruktan haberi olamayacağı için, o evlenecek ve Kürtler çoğalacak. Herkesin sözüne inanan saf Türkler ise büyük mürşidin buyruğu ile evlenmeyecek, böylelikle Türk soyu azalacak ve Kürt Şeyh Said’in 1924 de yapamadığını Kürt Molla Said (yâni Bediüzzaman) kırk yıl sonra yapmış olacak.”
Atsız, Said-i Nursi’nin peşinden giden (kendi deyimiyle) “gafil Türklere” şu sözlerle hitap etmektedir:
“Siz, Türk ve Müslüman mısınız? Türkseniz, hangi sebeple cahil bir Kürd’ün ardından gidiyor, onun telkinleriyle kendi ırkınızı, kendi dilinizi hor görüyorsunuz. (…) Siz ne biçim bir Müslümansınız ki, cahil bir Kürd’ün telkini ile evlenmeyi lânetliyor, dinsiz çocuklar yetişir de günaha gireriz diye bekâr kalmaya azmediyorsunuz? Bir cahil Kürd’ün; sakalını, tırnaklarını, abdest aldığı suyu, kutsal emanetler gibi saklamak hangi Müslümanlığın, hangi insanlığın, hangi temizlik kaidesinin, hangi şuurun işidir.”
1.2.4. İç Tehdit Olarak Kürtler
Seküler Türkçü-Turancılar, Kürt meselesinde Kürtleri, Kürt Hareketi’yle ilişkili olup olmadığına bakmaksızın doğrudan tehdit olarak görmüşlerdir. Başka bir ifadeyle “Kürtçü” olmayan Kürtlere de dikkat edilmesi gerektiğinin altını çizmişlerdir. Nihal Atsız, “Bugün Türkiye’de Bir Kürtlük ve Kürtçülük akımı varken ve bunlar sıkıyönetim mahkemelerine kadar götürülmüşken bunları [Kürtleri] mebus veya senatör yapmak, bunları devletin kilit noktalarına getirmek doğru mudur, değil midir?” şeklinde sormuştur. Başka bir yazısında ise devletin Kürt asıllılara karşı daha uyanık olması ve onları kritik noktalara getirmemesi gerektiğini belirtmektedir. Atsız, hem komünist hem de Kürt olmasından dolayı Irak Başkanı Kasım’ın, Irak’taki Araplara ve Türklere büyük bir kinle davrandığını ifade etmiş ve bunun Türkiye’ye ders olması gerektiğini şu ifadelerle belirtmiştir:
“Hele Iraklı Kürt Kasım gibi, Türkiyeli bir Kürt Memo yahut İbo da Harb Okulu’nda iken komünist olarak ve Harb Akademisi’ni bitirerek bir kolordunun kurmay başkanı veya bir tümenin komutanı ve hele Genelkurmay’da Hareket Dairesi Başkanı olursa, bir savaş sırasında Türk ordusunun ihanet yüzünden uğrayacağı bozgunun tahayyülü bile akıllara durgunluk verecek kadar korkunç olur.”
Genel olarak Seküler Türkçü-Turancılar; YTP, TİP gibi Kürtçü partilerin, siyasi ümmetçilerin, hatta Said-i Kürdi’nin ve kimi “Kürtçü” dergilerin Kürt meselesinde Türklerin güvenliği açısından iç tehdit oluşturduğunu öne sürmüşlerdir. Onlara göre 1960 sonrası Türkiye’de Kürtçülük hareketinin “palazlanması”nda 1961 Anayasası’nın getirdiği fazla özgürlük ve devletin yumuşak davranması etkendir. Ayrıca Seküler Türkçü-Turancılar genel olarak Kürt meselesini gerek iç tehdit gerekse dış tehdit olarak komünistlerle irtibatlandırmış ve meseleyi, komünizmle mücadele çerçevesinde ele almışlardır. Seküler Türkçü-Turancılar iç tehditlerin dış tehditlerle koordineli olduğunu ve hep birlikte Türkiye’yi bölmeye çalıştıklarını iddia etmişlerdir. Türkiye’de Kürtçülük cereyanı varken de bütün Kürtlere şüphe ile yaklaşılması ve onların yüksek mevkilere getirilmemesi gerektiğinin altı çizilmiştir.
2. KİMLİK: “KÜRTLER ÖZBEÖZ KÜRTTÜRLER!”
Seküler Türkçü-Turancılar’ın Kürt kimliğine yaklaşımı ve bununla ilgili olarak Kürt meselesine çözüm önerileri…
Seküler Türkçü-Turancılar, Kürtlerin kimliğini etnik olarak tanıma konusunda zaman zaman farklılık gösterse de özellikle Nihal Atsız özelinde tanımışlardır. Ancak bu tanıma negatif bir tanımadır. Seküler Türkçü-Turancılar Uç Sağ içerisinde Kürt meselesiyle ilk ilgilenen kesim olup 1950’lerde Kürt meselesine dikkat çekmişlerdir.

Kürtlerin Türk olduğuna dair araştırmalar yapan bunu “bilimsel” olarak kanıtlamaya çalışan M. Fahrettin Kırzıoğlu, Kürtlerin kimliğini Uç Sağda tartışanların başında gelmektedir. Kırzıoğlu “Moskofların ‘Kürtçülük’ Cereyanı Yaratma Gayreti” başlıklı yazısında, ilim âleminde Kürtlerin “İranî bir kavim” sayılageldiğini, hâlbuki seciye ve antropoloji gibi, ırk ve menşei tespite yarayan ruhi ve bedeni iki esaslı hususiyetini tetkik eden Avrupalı âlimlerin şunları söylediğini belirtmektedir: “Bunların ‘Arap, Mukrî, Tevrat-Yahudi’si ve Nasturî’ tipleri yanında ‘Türkmen tipi’ni daha yaygın olarak tespit eyleyip, ‘Kürtlerin daha çok Turanî bir kavim vasıflarını taşımakta olduğu”nda birleşirler. Hele hayvancılık,yayla ve köy hayatı ile etnografya bakımından, Kürtleri Türkmenlerden ayırt etmek pek güçleşir.” Kısaca, Kürtlerin Türkmen olduğunu iddia eden Kırzıoğlu, Kürtlerin kendilerini “Kürt” sanmalarında ilmî amaçların yanında siyasi amaçlar da güden Rusların etkili olduğunu öne sürmektedir.
Kırzıoğlu’nun yanı sıra 1950’lerde Fehmi Cumalıoğlu da Kürtlerin kimliğini tartışmıştır. Cumalıoğlu, Orkun’da yayınlanan “Türkeli’nde Röportajlar” serisinde Kürtlerin Türk olduğunu varsaymıştır. “Türkeli’nde Röportajlar: Türkçe Bilmeyen Türk Köylüleri” başlığıyla Kürtleri, “Türkçe bilmeyen Türk” şeklinde ele almıştır.
Gerek Kırzıoğlu gerekse Cumalıoğlu özelinde Seküler Türkçü-Turancılar’ın 1950’lerde Kürt kimliğini tanımadığı ve onları Türk kabul ettiği görülmektedir. 1960’lı yıllara gelindiğinde ise Seküler Türkçü-Turancılar Kürtlerin kimliğini kabul edecektir. Ayrıca 1950’lerde Seküler Türkçü-Turancılar’ın yayınlarında Kürtlere ve Kürt meselesine dair birkaç yazı kaleme alınmışken 1960’larda, Kürt aktivizminin de artmasına paralel olarak birçok yazı yayınlanacaktır. Bu yazılarda Seküler Türkçü- Turancılar Kürtlerin özbeöz Kürt olduğunu iddia etmekte zira soyun karışmaması gerektiğini savunmaktadırlar. Türklüğü üstün gören bu kesim, Kürtlerin ya da Çingenelerin de Türk sayılması halinde Türklüğe halel geleceğini düşünmekte ve bu gerekçeyle Kürtlerin Kürt olduğu öne sürmektedir.
Nihal Atsız, Ötüken’in Nisan 1967’deki sayısında, “Konuşmalar-1” adlı yazıda, dönemin Cumhurbaşkanı Cevdet Sunay’ın Gaziantep’e yaptığı bir gezide Türk topraklarında yaşayan herkesin Türk olduğunu iddia ettiğine dair sözlerini eleştirmektedir. Atsız, bu sözlerin gerçeğe uymadığını şu şekilde belirtmektedir:
“Fakat gerçek şudur ki Türk topraklarında yaşayan herkes Türk değildir. Türk, Arap diye hattâ Kürt, Zaza diye, şu veya bu diye 20 millet vardır ve bunlar Türk olmadıklarını bildikleri gibi Türklüğe mal olmamak için de kendi aralarında dayanışmalar kurmuşlardır.”
Atsız, Kürtlerin Türk veya Turanlı değil, “bal gibi İranlı” ve konuştukları dillerinin ise “ilkel bir Farsça” olduğunu belirtmektedir. Kürtçe’de olan Türkçe kelimelerin ise onları Türk yapmadığını şu sözlerle savunmaktadır:
“İngilizcedeki kelimelerin çoğunun Norman istilâsı hâtırası olarak Fransızca olması nasıl İngilizleri Fransız yapmıyorsa, dokuz yüzyıllık Türk hâkimiyetinin Kürtçeye doldurduğu Türkçe kelimeler de onları Türk yapmaz. Dilin hangi aileden olduğu kelimeleriyle değil, yapısıyla ölçülür. Bu bakımdan Kürtler Batı dağlarında kalmış birtakım Farslardır.”
Atsız, Sadece kendisinin değil Farsların da Kürtler hakkında olumsuz kanıya sahip olduğunu Burhân-ı Kâti tercümesindeki Farsça-Türkçe Sözlük’ten yaptığı şu alıntı ile iddia etmektedir:
“Kesâfethâ-yi âlem gird kerdend,
Ez anhâ mîsiriştend, Kürd kerdend.”
Bu beyitin tercümesini şu şekilde belirtmiştir: “Dünyanın kabalıklarını topladılar; karıştırarak onlardan Kürt yaptılar.”
Seküler Türkçü-Turancılar, Orkun’daki yazılarında, Kürt meselesinin önemli olaylarını da Kürtlerin kimliğini tanıyarak yorumlamışlardır. Örneğin “kan bağının” hayatta mühim rol oynadığı bundan dolayı Şeyh Said’in bağımsız Kürt devleti kurmak için isyan bayrağı açtığını belirtmişlerdir.
Nihal Atsız da Şeyh Said İsyanı’nın Kürt Ayaklanması olduğunu ve İngilizler tarafından desteklendiğini açıkça ifade etmişti. Başka bir yazısında ise Barzani’nin Irak’taki mücadelesi ile Şeyh Said İsyanı’nı kıyaslamış ve ikisinin de bağımsız Kürdistan devleti kurma amacında olduğunu öne sürmüştür:
“(…) Gaye ve karakter bakımından 1967’nin Molla Mustafa Barzani’si ile 1925’in Silvanlı Şeyh Said’i arasında hiçbir fark yoktur. İkisi de bağımsız Kürdistan davası peşindedirler. Şeyh Said’i İngilizler kışkırtmıştı. Molla Barzani’yi Ruslar kışkırtıyor.”
Dolayısıyla Seküler Türkçü-Turancılar, 1950’lerde birkaç yazıyla Kürtleri Türk olarak ele alsalar da 1960’larda Atsız öncülüğünde birçok yazıda Kürtlerin özbeöz Kürt olduğunu öne sürmüşlerdir.
3. KALKINMA: “DOĞU’NUN GERİ KALMASININ MÜSEBBİBİ TEMBEL KÜRTLER”
Seküler Türkçü-Turancılar Kürt meselesinde, güvenlik ve kimlik ile kıyaslayınca kalkınmayla oldukça az ilgilenmişlerdir. 1950’lerde Doğu’nun geri kalmışlığı ve devletin Doğu’yla ilgilenmediği kabul edilmiş ancak Doğu’yu kalkındırmak yerine Doğu’yu asimile etmek gerektiği dile getirilmiştir.
1960’lara gelindiğinde ise durum değişmiş, Seküler Türkçü-Turancılar, Kürt meselesinde kalkınma başlığına eğilmiştir.
1960’larda özellikle Doğu Mitingleri’yle Doğu’nun geri kaldığı ve kalkındırılması gerektiği kamusal olarak tartışılmaya başlanmıştır. Nihal Atsız da “Doğu Mitinglerinde Perde Arkası” adlı yazısıyla Kürt meselesinde kalkınma meselesine girmektedir.
Atsız, Doğu Mitingleri’nin amacından saptığını, Doğu’nun geri kalmasının, hükümetlerin ihmalinden doğacağı gibi, halktan da kaynaklanabileceğini belirtmektedir.
Atsız, Batı’nın Doğu’ya nazaran gelişmesinin gerekçesi olarak devletten fazla destek almasını değil Batılı halkın daha doğrusu Türklerin kabiliyetli olmasını şu sözlerle ifade etmektedir:
“Batıda Senirkent ve Doğuda Eğin, devletten hiçbir özel yardım görmediği halde sırf kendi halkının; çalışkanlığı, açıkgözlülüğü, zekâsı ve dayanışması ile bütün Türkiye’ye örnek olmuştur. Batının Doğuya göre destek aldığı haksızlıktır… fakat onlar [batıdakiler] klasik Türk’e has; sessizlik, alçakgönüllülük ve sabırla hiçbir hak iddia etmedikleri gibi devlete sadakatlerinde de hiçbir pürüz yoktur.”
Nejdet Sançar da “Geri kalmış Doğu Anadolu” edebiyatı yapanların Doğu’yu istismar ettiği ve dış mihraklardan yardım alarak Doğu’da kukla bir devlet kurma amacında olduklarını belirtmiş, Doğu’nun geri kaldığını ve kalkındırılması gerektiğini öne sürenlerin başka bir devlet kurma amacında olduğunu iddia etmiş ve kalkınma meselesini “güvenlik” çerçevesinde ele almıştır.
Genel olarak Seküler Türkçü-Turancılar 1950’lerde Doğu’nun Türklük ve Türkçe konusunda geri kaldığını ve bir an önce Doğu’ya Türklük ve Türkçe konusunda seferberlik yapılması gerektiğini belirtmektedirler. 1960’larda ise TİP gibi “Kürtçü parti” iç tehdidinin Doğu Mitingleri adı altında Doğu’yu istismar ettiğini ancak Doğu’nun geri kalmasının sorumlusunun Doğu’nun halkı, yani Kürtler olduğu öne sürülmüştür. Onlara göre devlet Hakkâri’ye “bile” lise açmış ancak tembel olan Kürtler’den dolayı Doğu geri kalmıştır.
Kısaca Seküler Türkçü-Turancılar’ın Kürt meselesi hususunda kalkınma gibi bir gündemleri olmamış, hatta kalkınmayı öne sürenlerin Doğu’yu bölmek derdinde olduğunu, dolayısıyla Türkiye için iç tehdit oluşturduklarını iddia etmişlerdir.
ÖZET
SEKÜLER TÜRKÇÜ TURANCILAR
Seküler Türkçü-Turancılar, 1930’larda görünür olmaya başlamış, 1970’lerin başına kadar varlığını sürdürmüş ve Anaakım Milliyetçiler’in Türk-İslâm Sentezi’ni benimsemesiyle Türkiye’deki milliyetçilik içerisinde kıyıda kalmışlardır. Seküler Türkçü-Turancılar genel olarak Kürt meselesine güvenlik çerçevesinde yaklaşmış ve bu meselenin Ruslar, Amerikalılar, İngilizler gibi dış tehditlerle ve TİP, DDKO, siyasi ümmetçi gibi iç tehditlerle yaratıldığını ve kışkırtıldığını öne sürmüşlerdir.
Seküler Türkçü-Turancılar, Uç Sağ içerisinde Kürt meselesine ilk dikkat çekenlerden olmuş, özellikle 1950’lerdeki yazdıklarıyla Kürtlerin bir an önce asimile edilmesi gerektiğini iddia etmişlerdir. Bu süreçte Kürtlerin kimliğini tanımak yerine onları Türk kabul etmiş ve onların içindeki “Türklüğü” çıkarma çabasında olmuşlardır.
Seküler Türkçü-Turancılar, 1960 sonrası süreçte Kürtçülük hareketinin “palazlandığını” öne sürmüş ve Kürt kimliğini tanımış ancak Kürt meselesine çözüm olarak Kürtlere “sessiz” olmalarını, Kürtçülük ile uğraşmamalarını ve bu topraklarda Türklerin hâkimiyetini kabul etmelerini istemiş aksi halde onları soykırımla tehdit etmişlerdir.
Seküler Türkçü-Turancılar, Kürt meselesini “kalkınma”yla ilişkili bir sorun olarak algılamamış, zira onlara göre Doğu’nun geri kalmasının gerekçesi, “aşağı ırk” olan Kürtlerin “tembel” olmalarıdır.
Dolayısıyla genel olarak Seküler Türkçü-Turancılar, Soğuk Savaş sürecinde Kürt meselesini ülkenin ve özellikle Türklerin bekasını tehdit eden sorun şeklinde ele almış, Kürtçüleri komünistlerle ilişkilendirmiş (“komünist-Kürtçüler”) ve bu minvalde bu meselenin komünizmle mücadele metotlarıyla ele alınması gerektiğini belirtmişlerdir.
Bundan sonraki yazıların konuları
“3. Bölüm” : “Anaakım Milliyetçiler ve Kürtler”
“4. Bölüm” : “Anaakım İslâmcılar ve Kürtler”
“5. Bölüm” : “Radikal İslâmcılar ve Kürtler”
Yararlanılan Kaynak
TÜRKİYE’DE UÇ SAĞ VE KÜRTLER, 1945-1980: GÜVENLİK, KİMLİK VE KALKINMA / Bayram KOCA / Doktora Tezi / Ankara, 2019



Yorumlar